Son yıllarda “vibe coding” diye bir kavram hayatımıza girdi. Sosyal medyada, YouTube’da, TikTok’ta ve özellikle genç yazılımcı topluluklarında sıkça duyuyoruz: “Kural yok, vibe var.” Katı mimarilere, prensiplere ya da pattern’lara takılmadan; içinden geldiği gibi yazmak, denemek, bozmak ve tekrar denemek ilk bakışta oldukça özgürleştirici görünüyor. Bu yaklaşım yaratıcılığı teşvik ediyor, öğrenmeyi hızlandırıyor ve insanı “mükemmel olmak zorundayım” baskısından kurtarıyor.
Ancak konu mobil uygulamalara geldiğinde, bu yaklaşımın karanlık bir yüzü de ortaya çıkıyor. Bugün App Store ya da Google Play’e baktığımızda binlerce uygulama görüyoruz ama bunların önemli bir kısmı ya çok yavaş, ya sürekli hata veriyor, ya kötü bir kullanıcı deneyimine sahip ya da sürdürülemez bir kod altyapısı üzerine inşa edilmiş durumda. Bunun temel nedenlerinden biri, birçok kişinin yazılımı gerçekten öğrenmeden, sistem mimarisini anlamadan ve sadece “çalışıyorsa yeter” mantığıyla kod yazması. Bunun sonucu ise çöken uygulamalar, bakımı imkânsız projeler, performansı berbat mobil deneyimler ve sürekli bug üreten ekipler oluyor.
Bu yüzden bazı insanlar vibe coding’e ciddi şekilde karşı çıkıyor ve “Bu akım yazılım kalitesini düşürüyor” diyor. Ancak ben burada net bir çizgi çizmek istiyorum: Ben vibe coding’e karşı değilim. Aksine, yer geldiğinde ben de bunu yapıyorum. Yeni bir fikir deneyeceksem, hızlı bir prototip çıkaracaksam, bir UI akışını test edeceksem ya da bir şeyin “nasıl hissettirdiğini” görmek istiyorsam; evet, ben de daha serbest, içgüdüsel ve deneysel yazıyorum. Fakat bunu boşlukta yapmıyorum. Vibe coding yaparken bile daha önce gördüğüm pattern’ları hatırlıyorum, hangi hataların sık tekrarlandığını biliyorum, hangi kodun ileride başıma bela olabileceğini sezebiliyorum ve en önemlisi, “Bunu sonra mutlaka refactor ederim” bilinciyle hareket ediyorum.
Benim için vibe coding, bilgisizliğin değil deneyimin bir yan ürünü. Ben de her şeyi mükemmel bilmiyorum, hâlâ öğreniyorum ve bazen yanlış kararlar veriyorum. Ama şunu çok net gördüm: gerçek öğrenme sadece tutorial izleyerek ya da sadece içinden geldiği gibi kod yazarak olmuyor; gerçek projeler yaparak, hata yaparak, o hataları anlayarak ve tekrar deneyerek gerçekleşiyor. Bir şeyi YouTube’dan izlemek kolay ama onu sıfırdan üretmek bambaşka bir seviye. Bir framework’ü kullanmayı öğrenmek nispeten kolayken, ne zaman kullanmaman gerektiğini öğrenmek yıllar alabiliyor.
Bu yüzden vibe coding ile profesyonel yazılım arasında bir denge olması gerekiyor. Yeni başlayanlar için vibe coding keşfetmek, cesaret kazanmak ve denemek açısından çok değerli. Ancak gerçek ürün geliştiren ekipler için disiplin, mimari ve kalite hâlâ vazgeçilmez. Bugün kaliteli mobil uygulamalar üreten ekipler ne tamamen “vibe” ile çalışıyor ne de tamamen katı kurallara gömülüyor; ikisini birlikte yürütüyorlar. Belki de mesele tam olarak bu: ne tamamen dağınık olmak ne de tamamen robot gibi davranmak.
Belki de yazılımda da durum aynı: ne tamamen vibe var ne tamamen kural var. En güzeli, ikisini de doğru yerde kullanabilmek.